permanere

courtesy of allgood - gilead | midworld

"Might I recline briefly at your feet miss? Your beauty has loosened my knees. I am sure a few moments looking up at your profile from below with the back of my head on these cool tiles will put me right."

“buna dayanacağım

dişlerim kamaşıyor yıldızlardan

buna da.

                                                                                    (Tarihsiz)

“Berat’e,

Bana soruyorsun, şu resimdekiler kim diye.

Emin ol kim olduklarını çıkaramadım. Görünüşe bakılırsa mutlular. Fakat insanlara tavsiyem şudur ki, nasıl “zenginin parası, parasızın çenesini yorarsa”, başkalarının mutlu görünümü, insanı kendi mutlu olma imkanını, kabiliyetini görmekten, onu değerlendirmekten alıkoymamalı. Filmler, resimler birer hayaldir. Başka insanların dış görünümleri de bizi aldatmasın. İnsan kendi mutlu olma imkanını görebilmeli. Mutluluksa filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir. Ve önemli olan yaşanılan “an”dır. Onu ibadet, sabır, anlayış, tevazu ve merhamet ile anlamlı hale getirmek mutluluğun ta kendisidir. Yoksa deniz kenarında fotoğrafçılar tarafından düzenlenmiş bir mutluluk tablosu sahtedir ve bazı saf kimselerin duygularını istismar etmekten başka hiçbir şey ifade etmez.

Acaba anlatabiliyor muyum.

                                                                                           Cahit”

hayat oyunlardan ibaret,

demiştim.

ben söylediğimde, benim dışımda ve haliyle, dünyanın da dışında bir yerde, bir anlam aranması, bunun bulunması yahut bulunmaması, belki bulunursa bunun ifade edilmesi, bunun açılımlarının yapılması ve bunun temellendirilmeye çalışılması da demiştim. buradan devam edersek, hayatın, Prens’in de söylediği gibi, düz bir yönde akan bir nehirden çok bir kum havuzuna benzediğini söyleyebiliriz (yüzmeyi severim, söylemiş miydim?). elbette bu haliyle -yani bir sandbox olduğundan, bunda hemfikiriz- oyunun sınırları da bellidir. bazıları bu gerçekliği bükmeye çalışmış ve bunda başarılı da olmuşlardır, boyundan büyük laflar eden bir takım kişiler de çıkmamış değildir fakat. geri dönersek (kum havuzu, demiştim) belli bir noktaya göre, belli olmayan sayılarda bir olayın tekrarı bu olayın da belirsizliğe evrilmesine yol açar, ki bunun sabit sayıda bir deneme sınırlandırması yoktur (yanılıyorsun sevgili Prens.), oysa bu kabul edilebilir bir sayıda, belli sonuçları içeren bir nokta halini alabilir, bu da oyunun sonsuz kez başa sarılması demektir. önceden kafa ayarı yapılırdı. gibi. bir nevi, inatçı lekeleri sonsuz sayıda ovmak gibi, peki çıkartılamayanlar için ne yapmalı.

- Sevgili E.

- Büyrün benim?

- çıkıyorsunuz.

bir başka mekanik olarak etkileşim düşünülebilir. burada yine kum havuzunu düşünürsek (ah, selam Prens, naptın?), birden fazla nesne ile birden fazla sayıda ve şekilde etkileşim olduğunu, bunun kendi içinde min. ve max. noktaları içerdiğini ve bu noktaların arasını doldurmaya kalkarsak, büyükçe bir G. çizdiğimizi görürüz. bu iyidir. çünkü ne başa dönmüş, ne de geri gitmişizdir, sonsuz sayıda evrenin birinde bile backstep olmaması, çamaşırların güneşte değil de rüzgarda kurumasına benzer; olması olmamasından iyidir. haliyle, makul bir ücretlendirme ile kara (yumuşag a ilen) geçtiğimizi düşünebiliriz. bu da iyidir. güzel şarkıların ve güzel kitapların olduğu bir dünyada, sürekli ağlayan ve sızlanan kadın(lar) gereksizdir. bunun kimsenin görmediği bir yerde olması ya da duyulmayan bir tonda gerçekleşmesi durumun (kadının) vahametini değiştirmez. bir şekilde akmaktadır dünya (kumlar), ve geçip gittiğinde geride kalmak istemezsiniz. çünkü bir şeyler esner, gerçeklik yerine o anda, orada, o şekilde varolmadığınız bir düzlemde yaşamaya başlamış olursunuz ve elinizden gelen bir şey olmadığı gibi, geçip giden zaman sizsiz gitgide hızlanmaktadır. 

bensiz gitgide hızlanan bir zamanda, bu halimle ve burada, bir takım sinyaller aracılığıyla zihnimi açmam, bunların geçip gitmiş bir şeylerin izini de içermesine çalışmam ve aradaki farkı kapatmaya çabalamam oyunun kuralları dahilinde bir sayıdır. hayat, kendi koyduğu kurallar dahilinde acımasız bir dm olabilir, birinin dediği gibi “hayatın her duruma hakkı vardır”. bu tamam. öte yandan staff of life da benim elimdedir ve ben, müthiş d20 tutarım.

söylemiş miydim?

bir klişeyi reddetme klişesinin bana verdiği yetkiyle, diyebilirim ki,

hayat oyunlardan ibarettir.

bunu gecenin bir vakti, o (şu) zihnin akış haline geçtiği (salya dudağın kenarında, evet), beynin içinde havai fişeklerin atıldığı anların birinde, her zaman olduğu gibi akla gelenleri unutmamak üzere, tam bir bilinç haline geçip (yine) esrimiş ve yavan kelimeler kullanmamaya dikkat ederek yazmaya çalışmak, artan virgüllerden, gecenin olanca sesine kadar tüm uyarıcıları bir kenara itmek ve bunun bir oyun olmadığına kendini inandırmak. bir şeyleri değiştirince (kaşığı bükmek, asayı köprüye koymak ya da ölü adamlar görmek gibi, twisting point hesabı) save noktasına dönememek (perma), denemenin çoğunlukla yanılmayla sonuçlanması, acı. 

kendi kendine yalan söylemek. farklı biriymiş gibi. dışarıdan daha güzel, daha uygun, daha normal görüneceğini düşündüğün bir şeyi, öyle olmamasına rağmen, zihnine öyle olduğunu söylemen. bir oyun kurman, oyunun kurallarını belirlemen, bunları tebliğ etmen, zihninde, zihninden ayrı diktatörlük kurman, düşüncelerinin bazı diğerlerine hükmetmeye çalışması, topa sahip olması, bunu iletmen, buna başlaman. başlamak için, uygun bir giriş noktası (main) bulman, kontrasta uygun bir durum oluşturman ve bu durumu referans alarak oyunun gerçekliğini temellendirmeye çalışman.

bu güzel.

Defalarca duydum, yine duysam ilk defa duyar gibi mutlu olacağım, bileceğim bir şey var. Yaklaşın. Bu bir sır değil ama, çok güzel kokan biriyim ben. Bu önemli ama bunun yanında, birazdan size daha önemli 1 şey söyleyeceğim ve asla unutmayacaksınız… Dediğim gibi, çok güzel kokan biriyim ben. Belki de internet vs’ye inanmamamın bir nedeni de bu. Hayır çok sun-i ve sanal şeyler şekerim balım gibi değil. Koklayamıyorsun. Sarılamıyorsun. Bitti mi bitti. Bu kadar mı bu kadar, daha ötesi hikaye. Yok efendim bu yeni versiyon kahve de yaparmış da çamaşır da yıkarmış da, bak floppy’den Imperial March çalıyormuş da, yok işte 2018’de konuşan robot yapılacakmış da bundan, 2047’de bizden daha akıllı olacaklarmış da, hoş bazıları şimdiden Solitaire’de en azından çoğumuzdan daha zeki ama, bilmem kaç terahertz her sene katlanıp bu şey olacakmış, buna ulaşılıp duvar delinecekmiş de, sanki bana Ferhat. Ferhat in ‘da House! Uu beybi. İki kucağıma aldım diye iyice şımardılar. Duvarı aşıp bana ulaşacak sevgi mi aşk mı, kedi mi bu bebeYim, o kadar da sığa çekmeyelim. Cevap hakkı doğacaksa, onun da anlayabileceği dilde, bilgisayarın 1 ve 0 mantığıyla anlatayım da sussun kendi içinde, hissedebiliyor mu? Hayır. Bitti mi bitti. İntörnetmiş de feyçbuk’muş da bilmem ne.. Benim 1 ve 0’ımı, insanın 1 ve 0’ını nasıl anlar, nasıl anlatır bir makine. Anlatabilir mi?

yoktur diyemem,

elbette. hava açtığında ve martılar seslerini bi ton yükselttiğinde, bir şeyler gelmiş ve çokça geçmiştir. ki bunların ötesinde, yani her şeyin olup bittiği tarafın tam tersine, biraz yukarı ve biraz yana çekilip baktığımızda, altından geçip giden bazı şeyin daha az, bazı şeyin de daha çok istenmesi, ve bazı şeyin de yüzde bir umutsuzluk, bir gölge, ile izlenmesi insanın maymunluğundandır. oysa toprak güzeldir ve ilerisinde, yani toprağın hep ilerisinde, nereye giderse gitsin insan (her şeyin olup bittiği yerde elbette, ama tersine de bazen doğrudur), hep sonu denizde biter.

bana sorarsanız nedir diye, şimdi E., naptın nassın, anlat bakalım sence nedir bu işin sonu diye, hep denizdir derim. deniz çoktur, bakmalara doyamazsın. deniz çoktur, ne kadar taş atmış olursam olayım, ki belki bir kamyon taş ve bir dahi kamyon ödünç vermişliğim vardır (yoktur diyemem) kendisine, kabul etmiştir ve belki de saklamaktadır, kayıp çalıntı şeysinde. ki girdiğinde, yakından bakayım dediğinde ve baktığında, hop birader diyerekten kapatmaya çalışsa da gözlerini, her şeyin olup bittiği yöne doğru biraz zorla, biraz da hevesle baktığında, seni hiçe saydığını ve beni de hiçe saydığını görürsün. çünkü denizde bulmuşumdur ben ritmimi ve hayat, üzerinde dönen sayısız buluta rağmen hala varsa, bu tepkiden, bu ritimden dolayıdır. kadın adama bağırır, adam havaya bağırır (ulan {insert_name_here} dercesine,), sonra hava gürler ve denize döner, ki denizdir ritmin babası.

sürekli iç çekişinde, sürekli gidip gelmelerinde. hepsi içindedir ve hepsi dahildir denize. unutmuşsan, ayağını çıkarıp suya sokmuş ve parlayan bir ışıkla gülmüşsen, bu da arkana denizi aldığından, gidince denize gittiğinden, aradığında denizde bulduğumdandır; çokça bakmışımdır denize ve çokça bakmışsındır denize, denizde, bana. bunu saklarım, budur hayatın ritmi ve bu vardır her bilenin içinde.

denizde varımdır.

önde koşmak gibi değil de arkada yürümek gibi. daha çok.

çok gizli (tap sikrıt anlamında)

evet,

zaten bir şeyi açmamak’la kapatmak arasında fark göremiyorum. açmamak böyle daha naif, daha daha kırılgan, daha çıtı pıtı, daha ‘vuuu’ alan bir tepkiyken kapatmak sen de kimsin’ci. kimsin, ki. böyle daha ulaşılmaz, daha pohpohluyum. benim, görmelisiniz, çok civcivliyim. evet. uçar kaçarım, pek güzel, okurum. ne sandınız. ama o kadar, öyle kalın. bilmişseniz, fazlası yok. gösteririm de şeyedmem gibi.

göstermedim ama peşimlen gelin.

korkak

zaten oluyodu öyle.

öyle yazmıştı evet. onun için. sen bilmemkaç şey sonra, işte açıp kapatıyosun, geleni karşılayıp gideni kovuyosun, onlardan çok çok geçmişken, gelmişsin. artık nereden de bulduysan, ne gözle baktığın da belli değil. yani şimdi günah da almayalım da. kolay değil. hiç olmadı, tamam gördün anlamadın, baktın bilmedin,

böyle midir,

öyledir ya.

Der gibi. hiç olmadı bi devam etsen, en azından. neymiş desen, bi uğraşsan. tabi neden olur, nasıl, ne için, neyi kullanıp neyi alıyoruz, nereye varıyoruz. o da belli değil. koy öbüşen iki ademevladı, altına daya. illa gerek mi. değil. gitsene, baksana başka yere, bi o mu kaldı, bi tek o mu kaldı, bi onu alet etmediydin vicdansız. taş attın kolun yoruldu sanki. adam koşmuş dinlenmemiş, varmış, görmüş, varmış, bir olmuş, deniştirmiş, sen de şimdi gördün oldun mu, o kadar kolay mı.

ver fotoğrafı (peyniir) ver iki satırı oh gelsin. ne yaptın şimdi de ne oldu, ne değişti, arkana da yaslandın mı, senden iyisi yok.

rahat bırakınız.

fikir sahibi olmak en nihayetinde tanımadığın, görmediğin, yüzüne bakmadığın adamlara (kadınlar ve çocuklar önden çıktı) saydırmak kadar kolay. gitgide kaybettiğin üslup gibi, ter yavaşça süzülür ya, kayar, azalır, kurur, su da öyle mesela, kurnadan akarkene, azalır ve biter. bitmiyorsa ya doğru yerdesindir, ya da, ya da’sı çok fena. işte neyse, üslubu kaybederken, bir yandan da aşık oluyor tabi, öyle ya, olmazsa olmazları var ehil insanın, önce at evcilleşmiş sonra insan mesela, geç. işte, bir yandan aşık da olurken iyice kopardığı için, başkası var mıymış, yumruğu kocaman mıymış, koyarsa oturtur, ama serde şimdi başka şeyler var yani, neymiş efendim o da ona bir zaman öyle yapmş. 

geçiniz.

oh oh. ne çabuk unuttunuz.

işime geldi unuttum, aklıma geldi söyledim. cesaret’miş, peh diyesiler. breyvhart olduk ya hemen, yüzümüzü buruşturalım. unutursan geçer. de neden. unutmasak? unutucaz diye mi öldük, ohoo, onca yürüdük ıslandık, terledik çamura battık, bi yere varamadık mı hafız. unutmak için mi yaşadık yahu. unutucaksak neden yaşadık, yaşadıysak (şimdi yanından geçen adam da mı kopyacıdır yani - yürümüşse yürüdüyse yürüyorsa nefes almalı mıdır, korkmalı mıdır, su sıçratınca terbiyesiz bi araba (mertlik bozuldu) sansür yerleştir ağzının ortasına. ayıp.)… kaç tuttu hesap. unutacaksak ne önemi var önemli gün ve gecelerin, haftasonlarının balığa çıkmaların tesbih yapmaların. cd çekmelerin. noolmuş ki hala güzelsek, hala çocuksak, anlamlıysak dopdoluysak, dopdolduruyorsak. biber yemişsek acı çekmişsek. uf uf yandım. 

biri yoksa biri var, önünde giden arkandan gelen ağlayan susan içine atan içinde patlayan bombalar. ne bombası? sis bombası. aazına kadar yükselsin böyle. dumanlar çıksın, acı yedim ondan oldu ya. biber yedim ya. unuttum gitti, ama acı orda, naapsak onu? ekmek bastık geçmedi, su içtim yetmedi, koştum yoruldum, aliler ayşeler için, A’lar Be’ler dizildi bitmedi. bitmesin. bu dersin, hiç bitmesin. sonra reklam girdi. bi döndük bitmiş. haydi rastgele. aazımıza biber çalınmış, ne yapsak uyusak mı, uyusak geçer mi, kaçsak mı kaçmasak mı, var ya öyle. korkularınla yüzleş diye. kayıplarınla yüzleş felan. onlar benle yüzleşsin.

yerlerse.

“fantastik bir bilim kurgu eseri kahramanı olmanıza ya da tüm evreni kutsayacak kadar güçlü durmanıza gerek yok. zamanı, pek çoğumuza öğrettikleri gibi bir A noktasından bir B noktasına akan yönü belli şekli belli bir ok ve hayatı onun üstünde vahşi bir ata binen bizler gibi yorumlamak da mümkün elbette ama çoğu zaman istediğiniz bir okula gidebilecek kadar şanslı olabilecek şartları sağlamaya çalışabilmekle ya da çok sevdiğiniz birine onu çok sevdiğinizi gösterebilmekle, binlerce gözlüklü koca kafalı bilimadamının yapamadığı, yüzlerce kitaba, filme ya da hikayeye konu olacak kahramanın denemeye cesaretinin olamadığı ve asla ama asla olamayacağı, çünkü zaman ne kadar düz AB de olsa veya değişeceğini bildiğiniz simetrik, bükülse, kırılsa, kopsa da, siz değilseniz asla orada olamayacakları bir şey var,

ta kendiniz,

ve o an sizin anınız, size ait bir “şimdi”,

işte o “şimdi”, sizin o bir şey “yapmış”

olduğunuzu, orada olduğunuzu benim kadar iyi bilmenizi ve varlığınızı hissedebilmenizi dilerim.

değiştiriyor olduğunuzu…

her şeyi.

cam kırıldı,

kedi yaptı.

gördüm.

oradaydım.”

girlandahalf:


a song for our fathers
welcome, ghosts (explosions in the sky) instrumentalwave of sorrow // birdland (u2) blessed are the kings who have left their thrones they are buried in this valley of dry bonesa song for our fathers (explosions in the sky) instrumentalthe ghost of genova heights (stars) roses are the flower he would prefercrash tactics (65daysofstatic) instrumentalrose parade (elliot smith) you’ve got me singing along to some half-hearted victory song won’t you follow me down to the rose parade?greet death (explosions in the sky) instrumentalexit (u2) his heart he could feel was beating oh my love oh my love oh my love 

download

girlandahalf:

a song for our fathers

welcome, ghosts (explosions in the sky) instrumental
wave of sorrow // birdland (u2) blessed are the kings who have left their thrones they are buried in this valley of dry bones
a song for our fathers (explosions in the sky) instrumental
the ghost of genova heights (stars) roses are the flower he would prefer
crash tactics (65daysofstatic) instrumental
rose parade (elliot smith) you’ve got me singing along to some half-hearted victory song won’t you follow me down to the rose parade?
greet death (explosions in the sky) instrumental
exit (u2) his heart he could feel was beating oh my love oh my love oh my love 

download

(via thetowerjunkie)

mutfakta biri mi var?

ama varım.

en nihayetinde, öyle ya da böyle, bir şekilde, ama çok janti, ama çok soğuk, ama sessiz sedasız. gecelerde açarken ben. kırmızı gözlü adamlarla ve daha çok tilkilerle. yazım bozulduğunda, düşüncelerim bozulduğunda, düşüncelerim kayarken, utanmadan, utanmayı unutarak bir parça, kendimden bir parça daha. aha. yalnız değilim. kısa pantolonlarım, çokça kitaplarım, bir atarim, oldu. olmadı değil. kartuşa üflediğim, komşuya gittiğim, kaçan topu alacağım diye yerlere yattığım çokça anılarım da. şimdi yat desen yatmam, sonuçta biri gider biri gelir, bunun için değil mi çalışmak. işte bazen yattığımda, yanımda biri olduğunda, kahvaltıda yumurta varken -illa tereyağıyla- hatırlayınca, özleyince, düşününce, ki çokları tanıyor, çokları biliyor. içine kapanıyor. neden desen belli değil, simitler martılardan, martılar simitçiden neden kaçarsa öyle işte, daha düz ayak, daha pasaklı. iyi şeyler, güzel şeyler. bir defter yaprağında hepsi, adı belli yeri belli, neden yok deseler diyemezler çünkü yok değil. burada. işte. buradayım. new game yazdı ekranda, yeniden.

başlıyorum.

kuşları da istiyorum ve şimdi istiyorum. nedir?

E.

acıya bu kadar tutkun olmasaydık ayrıldıklarımıza duyduğumuz bu kadar özleme rağmen hareketsiz kalmazdık. yitirdiklerimizin acısı o kadar boşuna gidiyor ki, onlara yaktığımız ağıtlara bakarak, ayrılıktan helak olduğumuzu, canımızı dişimize takarak ona seğirteceğimizi sanırlar. ama iyi biliyorum ki biri çıkarıp da onları önümüze koysa bütün içimiz sarsılacak. 

neler yitirdik bakalım acı adına 
sevgilileri bunun için yüzüstü bıraktık. daha çok acı elde etmek için yıkıp gitmeyeceğimiz bir değer gösterin. nice ana kalbleri kırdık ki gerekçelerimiz onların bizi anlamadığı. nice babaları yarı yolda bıraktık (…) acının, acı çekmeye doyamayışın bulaşmadığı bir yer yok. onu, bugünkü azmanlaştığı, kocamanlaştığı ve muzırlaştığı boyutlardan alarak geriye doğru izlediğimizde belki de melale ve besleyici hüzne çıkacak yolumuz. 
acı bir alışkanlık, bir tiryakilik olmuşsa eğer, yitirilen her şey için birbirimize ve yapamıyorsak kendi kendimize sızlandırıcı yakınışlarda bulunacak ve kendi kabuğumuza çekileceğiz. içe kapanışın bol bol icat edeceği şey ise yeni acılardan, uydurma hastalıklı acılardan başka ne?”

testing